Zamansız Bir Oyun
Gün batımına çeyrek kala başlamıştı yalnızlık oyunu. Ardı sıra gelen zaman noktalarından feragat ediyordu oyuncular. Aslında tam olmasa bile; ne bu hayatın kıyısında, ne diğer İstanbul’un berisinde, ne de öteki zihinlerin ötesindeydi, oradaydı, duruyorlardı bir başlarına ulu orta bu yerde, bu evde, bu hüzün kesesinde …
Kaybolduğun, yalnız olduğun; seninle ortak bir kedere atıfta bulunan, tanımadığın ve bir o kadar da ortak kenarlarınızı paylaştığın diğerleri gibi bu civarda kaybolanların arasındaydın, oradaydın sen, ve evet sen oradaydın, yanı başındaydın diğerlerinin, kaybolanların…
Kabullendiğin diğer tüm anlamlarını zamanın, yerini tutamayan bir zamansızlıkta başladın, o anlarda devam ettin yoluna ve yine aynı yitik zamanlarda bitiremedin bu oyunu, kaybetmedin de, kazanamadın da, kaldın oracıkta, o gün batımına yaslanan zaman aralığında, o son çeyrek yaşam boyunda…
Boylu boyunca uzanan bir alaca-karanlık, biraz sisli, batmakta olan güneşin son çığlıklarının yankılandığı bir meydanın ortasında bekleyen bir dar ağacına yaslanmış, bekliyorsun. Sana dar gelecek olanın, ne bu meydanın ne de bu dünyanın olacağından çok, o son anın darlığını, ilmiğin darlığını hissettiğin an olacağını biliyorsun, bunu görüyorsun ama hiçbir şey hissetmiyorsun o son ana kadar…
Ve işte gün batımı; artık anlamını yitiriyor yer çekimi, ışık, İstanbul, ötekiler, zaman, kenardakiler, geri kalanlar. Ve çözmeye çalışırken bu çok bilinmeyenli denklemi o anda, gözlerinin kapandığının farkında mısın?