Zamansız Bir Oyun

August 3rd, 2010 mehmet.alatas No comments

Gün batımına çeyrek kala başlamıştı yalnızlık oyunu. Ardı sıra gelen zaman noktalarından feragat ediyordu oyuncular. Aslında tam olmasa bile; ne bu hayatın kıyısında, ne diğer İstanbul’un berisinde, ne de öteki zihinlerin ötesindeydi, oradaydı, duruyorlardı bir başlarına ulu orta bu yerde, bu evde, bu hüzün kesesinde …

Kaybolduğun, yalnız olduğun; seninle ortak bir kedere atıfta bulunan, tanımadığın ve bir o kadar da ortak kenarlarınızı paylaştığın diğerleri gibi bu civarda kaybolanların arasındaydın, oradaydın sen, ve evet sen oradaydın, yanı başındaydın diğerlerinin, kaybolanların…

Kabullendiğin diğer tüm anlamlarını zamanın, yerini tutamayan bir zamansızlıkta başladın, o anlarda devam ettin yoluna ve yine aynı yitik zamanlarda bitiremedin bu oyunu, kaybetmedin de, kazanamadın da, kaldın oracıkta, o gün batımına yaslanan zaman aralığında, o son çeyrek yaşam boyunda…

Boylu boyunca uzanan bir alaca-karanlık, biraz sisli, batmakta olan güneşin son çığlıklarının yankılandığı bir meydanın ortasında bekleyen bir dar ağacına yaslanmış, bekliyorsun. Sana dar gelecek olanın, ne bu meydanın ne de bu dünyanın olacağından çok, o son anın darlığını, ilmiğin darlığını hissettiğin an olacağını biliyorsun, bunu görüyorsun ama hiçbir şey hissetmiyorsun o son ana kadar…

Ve işte gün batımı; artık anlamını yitiriyor yer çekimi, ışık, İstanbul, ötekiler, zaman, kenardakiler, geri kalanlar. Ve çözmeye çalışırken bu çok bilinmeyenli denklemi o anda, gözlerinin kapandığının farkında mısın?

Categories: Edebi(ha)yat Tags: ,

Ben Ne Zaman…

October 10th, 2009 mehmet.alatas No comments

Ben Ne Zaman…

Ben ne zaman bir martı görsem acı acı öten;
Bir çığlık, bir fırtına, bir sağnak oluverir birden bire.
Ben ne zaman bir sandal görsem;
Bir yalnızlık, bir sarsıntı, bir deniz oluverir birden bire.
Ben ne zaman bir gün batımı görsem;
Bir çaresizlik, bir umut, bir hüzün oluverir birden bire.
Ben ne zaman bir lale görsem;
Bir bardak çay, bir mutluluk, bir çift güzel göz oluverir birden bire.
Ben ne zaman Orhan Veli dinlesem;
Bir vapur, bir ben, bir sen oluverir birden bire.
Ve ben ne zaman seni görsem bu şehirde;
Bir sıla, bir ayrılık, bir sızı oluverir birden bire…

Categories: Edebi(ha)yat Tags:

Ağıt – Mevlana

September 21st, 2009 mehmet.alatas No comments

Hani bazen düğümlenir ya birşeyler, yutkunamazsın, ağlayamazsın.
İşte öyle bir düğümdür bu şiir; sizi kıran, sizi döken, sizi paramparça eden…

AĞIT

Göz gamın ne olduğunu bilseydi,
Gökyüzü bu ayrılığı çekseydi,
Padişah bu acıyı duysaydı;
Göz gece demez gündüz demez ağlardı,

Gökyüzü yıldızlarla, güneşle, ayla ağlardı
Gece demez gündüz demez ağlardı.
Padişah bakardı tacına, tahtına, tolgasına, kemerine,
Gece demez gündüz demez ağlardı.

Gül bahçesi güzün geleceğini duysaydı,
Uçan kuş avlanacağını bilseydi,
Gül bahçesi hem güle hem dala ağlardı,
Uçan kuş uçmaktan vazgeçer ağlardı,

Zaloğlu bu zülmü görseydi,
Ecel bu çığlığı duysaydı,
Cellâdın yüreği olsaydı;
Zaloğlu savaşa, yiğitliğe ağlardı,
Ecel kendine bakar ağlardı,
Cellât, yüreği taş olsa, ağlardı.

Tabut, içine gireni bilseydi,
Hayvanlarda bir parça akıl olsaydı;
Tabut omuzda giderken ağlardı
Öküzler, beygirler, kediler ağlardı.

Ölüm acılarını gördü bu can,
Koyuldu işte böyle ağlamaya.
Olanlar oldu, gitti dostum benim.
Şu dünya bir altüst olsa, ağlasa yeri var.
Öylesine topraklar altında kalmışım.

Mevlana Celaleddin Rumi

Categories: Edebi(ha)yat Tags:

Anlamak; İki Kelimeyi…

September 14th, 2009 mehmet.alatas No comments

Dilinizden dökülemeyen her cümleyi,
İçinizde verdiğiniz kavgaları,
Paramparça olmuş her bir vuslatı,
Nedenini anlayamadığınız her ayrılığı,
Uğruna ödenmiş bütün bedelleri,
Dalıp gidilen yarin cemalini,
Yaşanamayan her anı,
Değeri bilinmeyen her varlığı,
Aman vermeyen her yokluğu,
Çaresiz kalınan her olmuşu,
Sevgiliye duyulan her özlemi,
Haykırılamayan her isyanı,
Varılan her sılayı,
Edilemeyen tüm yeminleri,
Tutulmayan her sözü,
Aklınızın size ettiği her ihaneti,
Kalbinizin sıkıştığı her dakikayı,
Nefesiniz yetmediği her anı,
Boğazınızda düğümlenen her kelimeyi,
Dökemediğiniz her damla yaşı,
Pekiştiremediğiniz iki kelimeyi,
Ve aklınıza mıh gibi çakılan her şarkıyı;
Birlikte bulduğunuzda anlayacaksınız anlamını iki kelimenin.

Benim gibi…

Categories: Edebi(ha)yat Tags: ,

Eylül’e…

September 12th, 2009 mehmet.alatas 1 comment

Bir şehir gibi ağlıyordu seni; mutluluktan,
Bir anne yazıyordu seni; engin aklına,
Bir baba sığdıramıyordu seni; yufka yüreğine,
Bir abi uğur bildi seni; bakarken gözlerine,
Eylül’dün sen; tüm sonbaharlara inat yeşeren,…
Ve sendin Eylül, bizi ağlatan; ama sevinçten,
Ben parçalanarak giderken gelmiştin sen bu şehre,
Ve sen hoşgelmiştin bugün, eylül’de, bize.
Evet, hoşgeldin sen bize, Eylül…

Categories: Edebi(ha)yat Tags:

Bedel…

September 10th, 2009 mehmet.alatas No comments

Bedel

Onulmaz yaralar eskitmek her akşamında,
Umulmaz acılar biriktirmek her adımında,
Dinmez yaşlar dökmek her bakışında,
Sevmek, sevilmek, ağlamak, terketmek,
Candan, canandan, ölümlerden geçmek,
Ve ağır ödemek bedelini şimdi, İstanbul akşamlarında…

Categories: Edebi(ha)yat Tags: ,

Ben ve Sen…

September 9th, 2009 mehmet.alatas No comments

Ben yardan düşerken gözlerim kapalı,
Sen yaralarımda erirken ağı şifalı,
Ben yârdan alınırken bahtım karalı,
Sen yârdan yaralı iken bir yaz akşamı…
Ben kahrımdan; aklımla kavgalı, kalbi ağrılı, gözleri ağlamaklı…

Categories: Edebi(ha)yat Tags: ,

Bir Cümlelik…

September 8th, 2009 mehmet.alatas No comments

Makadam, dar, geçen yüzyılla tanışıklığıyla övünülen, birçok hayatın tanıklığına nail olmuş evlerin olduğu bir yolda ağır ağır ilerleyen, küçük sarsıntılarıyla seninle özdeşleşen, cebinde kâmilen bitirilen hayat hikayenle, iki tekerlekli bir arabanın arkasında, iki elinle sıkı sıkıya yakasına tutunduğun, ayaklarını yardan uzatırmışcasına sarkıtmış, ardında bıraktığın ama aslında önüne dökülen bir geçmişle yüz yüze iken, çiseleyen bir sonbahar yağmurunun altında, bir daha ve bir daha izliyorsun bu filmi; gözlerinin önünden akıp, yiteni; kaybettiklerini, sarsılan hayatlarını, elbette içinde bir “seni” de barındırabilmiş hikayelerini, büyümüşken olan çocukluklarından izler taşıyan, yitip giden bir aşkın izlerini de yüzünde taşıyan şu arnavut kaldırımını; ıslak ve tanık; yalanı dolanı olamayan ve hiç bir zaman kurumak bilmeyen beni…

Categories: Edebi(ha)yat Tags:

Yağdıkça…

September 8th, 2009 mehmet.alatas 3 comments

Yağmur İstanbul’da bir başka yağar ki yağan sadece ağlayandır : “Yerle yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü” bir ağlayan; İstanbul’da…

Yağdıkça

Yerle yeksan, ıslak saçlı, kem gözlü,
Kavim göçlerinden bu yana ağlayan
Ve durmadan
Cep kanyağı yakıcılığında ezgiler
Çalan, çaldıran, yakalatan
Adı bende gizli bir kadındı İstanbul

Şehre bir yağmur yağdı
Ben ağladım

Sevilirken ayrılmak mı kaldı Bizanstan
Oyun dolan yoktu gözlerde sadece ses
Verilen sözler birdi edilen yeminler sıfır
Eşyalar alındı fotoğraflar söküldü yerlerinden
Bir aşkın izlerini yok edecek bir bir aşk sipariş edildi yeniden

Bir şehre yağmur yağdı
Ben ağladım

Kim daha çok yalan söndürdü çay bardaklarında
Hangisi talandı demli öpücüklerin
Ve buğularda yitirilen kimin adıydı
Bir aşktan diğerine kaç saate gidiliyordu
Soyulur muydu kabuğu hayatın
Yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?

Yağmur şehre bir yağdı
Ben ağladım

Ben giderken en çok seni götürdüm
Aklımın nakliyesiydi asıl yoran taşıyıcıları
Yardan düşmüştüm yaralarım yardan armağandı
Kutsal kitabımdı ziyan edilmiş sevgililer atlası
Ben sevmeyi beceremedim belki de sevilmeyi
Benim sevmeye engel evcil acılarım vardı

Ben yağmur ağladım bir şehre yağdı
Ben şehre ağladım bir yağmur yağdı
Ben bir ağladım şehre yağmur yağdı

Ben…
Yağmur…
Ağladım…

Yılmaz Erdoğan

Categories: Edebi(ha)yat Tags:

Sessizce, Öylece…

September 6th, 2009 mehmet.alatas No comments

Söz, bu yağmur son olacak, bu ayrılık sessiz olacak, bu akşam son olacak işte, son, öylece, sessizce… Kim bilir nerede olacak bu son, sessizce, öylece; ölüm de olsa ucunda olacak, neylersin. Bir adın kalacak geriye sessizce, öylece ve elimdeki yanıkları, cebimdeki külleri, döktüğün incileri ve ardımdaki seni bırakıyorum ya geriye, öylece, sessizce ve sen say ki hiç ağlamadım, ve sen say ki iki elim yüzümde, yanıklarına dökülen yaşların acısını dermedim, cebimdeki külleri Prometheus’a adamadım, sağmadım yüreğimi, hiç hissetmedim o aman vermez acıyı, toplarken incileri avuçlarımda, sessizce, öylece…

Ben sana nasıl küseyim sessizce, öylece, bir vapur da, söyle ben sana nasıl geri döneyim, nasıl söndüreyim bağrımdaki bu cehennem yerini, söyle nasıl bineyim bir daha o vapura, söyle nasıl gideyim bir daha  Pierre Loti’ye, söyle hadi söylesene, söylesene nasıl gideyim Kanlıca’ya ben böyle kanarken içten içe, söyle hadi nasıl gideyim Kabataş’a Üsküdar’dan vapurla; sessizce, öylece…

Gidemedim bir daha, yapadım, olmadı. Ne elim vardı,ne dilim vardı, ne yüreğim yetti gitmeye, ne de görmeye cesaretim oldu bir daha seni; sessizce, öylece… Ne acılarına yenik düşmekten korktum bu gidemeyişlerin, göremeyişlerin ne de ağlamaktan korktum ulu orta; sessizce, öylece… Sus, birşey söyleme, tek kelime etme, acıma bana, ağlama da bu olan bitene, ama sen git; bir daha gidemediğim her yere, benim için de git; sessizce, öylece…

Ve işte gidiyorum ben; sessizce, öylece…

Hoşçakal;…

Categories: Edebi(ha)yat Tags: ,